İçeriğe geç
Muhammet Şafak
en
Günlük 7 dk okuma

Karar nasıl alınır: onay zinciri mi, tek imza mı?

Şirketler kararı hızlandırmayı ya da yavaşlatmayı değil, yanlış kararı yanlış hızda almayı beceriyor. Tersinirlik çerçevesi ve üç ayrı masadan bakış.


Bir patron şirketinde, bir öğleden sonra, ayaküstü yapılan yirmi dakikalık bir konuşmada veri modelinin şekli belirlendi. “Şimdilik böyle koyalım, sonra düzeltiriz” dendi. Sonraki iki yılı o “sonra”nın içinde geçirdik. Yazdığımız her yeni özellik o ilk yirmi dakikanın etrafından dolaşmak zorunda kaldı; her dolanma bir sonrakini biraz daha pahalı hâle getirdi.

Aynı yıllarda, bir kurumsalda, ekibin kullanacağı bir kütüphanenin seçimi için üç ay bekledik. Üç ayın sonunda karar çıkmadı — çünkü o arada projenin kapsamı değişti ve kütüphaneye ihtiyaç kalmadı. Kimse bunu bir başarısızlık saymadı. “Karar kendiliğinden çözüldü” dendi.

İki hikâye, iki farklı arıza. Ama ikisi de aynı köke bakıyor: şirketler kararı hızlandırmakta ya da yavaşlatmakta değil, hangi kararın hangi hızda alınacağını seçmekte başarısız oluyor. Bu dizinin ilk yazısında kurduğum sözlükte ilk eksen “karar nerede alınıyor?” idi. Bu yazı o eksenin üstünde duruyor.

Tersinirlik çerçevesi: hangi kapıdan geçiyorsunuz?

Karar hızını tartışmanın en verimli yolu, kararı tersinirliğine göre ayırmak.

Çift yönlü kapı, geri dönüldüğünde maliyeti düşük olan karardır. Tek yönlü kapı, geri dönüşün ya imkânsız ya da yeniden yapmaktan pahalı olduğu karardır.

Çift yönlü kapıdan hızlı geçilmeli: yanılırsanız geri dönersiniz, maliyet birkaç günlük iştir. Tek yönlü kapıdan yavaş geçilmeli: yanılırsanız yıllarca o kararın içinde yaşarsınız.

Buraya kadarı kolay. Zor olan kısmı şu: şirket tipleri bunu sistematik olarak ters karıştırıyor.

Tek yönlü kapı (yavaş alınmalı)Çift yönlü kapı (hızlı alınmalı)
ÖrneklerVeri modelinin çekirdeği, müşteriye söz verilen bir sözleşme maddesi, işe alım, fiyatlandırma modeli, bir sistemin kime ait olduğuBir kütüphane seçimi, klasör yapısı, bir ekranın yerleşimi, iç araç tercihi, bir toplantının formatı
Patron şirketinin hatasıYirmi dakikada geçer, “sonra düzeltiriz” derGenelde doğru davranır; hız burada gerçekten değerlidir
Kurumsalın hatasıGenelde doğru davranır; yavaşlık burada gerçekten değerlidirKomite kurar, üç ay bekletir, karar anlamsızlaşır

Patron şirketi tek yönlü kapıdan koşarak geçer, çünkü hız orada bir erdem sayılır ve kapının tek yönlü olduğunu fark edecek bir mekanizma yoktur. Kurumsal ise çift yönlü kapının önüne bir onay zinciri kurar, çünkü orada da her kararın aynı ağırlıkta olduğu varsayılır.

Bir şirkete girdiğinizde ilk bakacağınız şey karar hızı değil, hızın kapıya göre değişip değişmediği. Değişmiyorsa — her karar aynı hızda alınıyorsa — o şirket tersinirliği hiç düşünmemiş demektir. İki uçta da bunun bir bedeli var.

Onay zincirinin gerçek faydası verim değil

Onay zinciri hakkında en yaygın savunma şudur: “Hata yapmayı engelliyor.” Bu doğru değil. Onay zinciri hatayı engellemez; hatayı yavaşlatır ve dağıtır. Yeterince istekliyseniz, bir onay zincirinden geçirilmiş çok kötü kararlar üretebilirsiniz — çoğu kurumsalda üretilmiştir de.

Onay zincirinin gerçek faydası başka: kararı kişiden ayırmak.

Bir kararın üç imzadan geçmesinin anlamı, üç kişinin de o kararı anlamış olmasıdır. Anlamak zorundadırlar; imzalayacaklardır. Bu, kararı veren kişi yarın ayrıldığında kararın onunla birlikte gitmemesini sağlar. Kurumsalda “neden bu veritabanını seçtik?” sorusunun cevabının bir yerde durmasının sebebi, birilerinin titiz olması değil — kararın yapısı gereği en az iki kişinin daha ondan haberdar olması.

Bunu böyle söyleyen pek yok, çünkü kulağa savunmacı geliyor. “Süreç var ki kimse vazgeçilmez olmasın” cümlesi, bir toplantıda söylendiğinde, insanların kendini değersiz hissetmesine yol açar. Oysa kastedilen bu değil. Kastedilen şu: kurumun hafızası, karar veren kişinin hafızasından uzun ömürlü olmalı.

Bu faydanın da bir sınırı var ve dürüst olmak gerekirse sınırı erken geliyor. Onay zinciri, kararı anlamayan insanlar tarafından imzalanmaya başladığı anda hiçbir işe yaramaz — sadece takvimlere yayılmış bir gecikme olur. İmza, bir sorumluluk değil bir formalite hâline gelmişse, o zincir kararı kişiden ayırmıyor; sadece kimsenin sahiplenmediği bir karar üretiyor. Bunun nasıl anlaşıldığını dizinin ilerleyen bir yazısında ayrıca konuşacağım.

Tek imzanın gerçek maliyeti hız değil

Tek imzanın karşı tarafı kolayca romantikleştiriliyor: karar hızlı çıkar, sahibi bellidir, kimse arkasına saklanamaz. Hepsi doğru. Ama tek imzanın gerçek maliyeti hızın kendisinde değil, hızın neye bağlandığında.

Tek imzalı bir şirkette karar, patronun o günkü ruh hâline, en son konuştuğu kişiye ve o sabahki nakit tablosuna bağlanır. Bunların hiçbiri kötü niyet değil; insan olmanın olağan hâli. Ama bir sistem girdisi olarak, bunlar gürültüdür. Aynı soruyu iki farklı gün sorduğunuzda iki farklı cevap alıyorsanız, kararı veren şey artık argümanınız değil, takviminizdir.

Asıl hasar burada da değil. Asıl hasar ekipte birikiyor.

Bir ekipte insanlar karar verir, karar geri alınır. Bir daha verir, bir daha geri alınır. Üçüncüsünden sonra artık karar vermezler. Bunu bilinçli bir protesto olarak değil, sessiz bir enerji tasarrufu olarak yaparlar: nasılsa değişecek. Zamanla bu bir alışkanlığa, sonra bir karaktere dönüşür — öğrenilmiş çaresizlik. Sorulmadan hiçbir şey yapılmaz, her ayrıntı yukarı sorulur, inisiyatif sözcüğü ekipte bir şaka hâline gelir.

Patron bunu görür. Ama başka bir şey olarak okur: “Kimse inisiyatif almıyor.” Ve çoğu zaman çözüm olarak daha çok karar verir. Bu, patron şirketinin en sinsi hasarıdır; çünkü döngüseldir ve kendini besler. Ben bunu üç ayrı şirkette, tam olarak aynı sırayla gördüm.

Soru: Ekibim neden inisiyatif almıyor? Cevap: Son altı ayda ekibin aldığı kaç kararı geri aldığınıza bakın. Sayı sıfır değilse, cevabınız orada. İnsanlar geri alınacağını bildikleri kararı vermezler; vermemek daha ucuzdur.

”Bu kararı kim geri alabilir?”

İlk yazıyı bu soruyla kapatmıştım, çünkü bir şirketi anlamanın en hızlı yolu bu.

Cevap bir rol ise (“mimari kurul”, “teknik lider”) kurumsal bir yapıdasınız. Kararın sahibi bir koltuk; koltuktaki kişi değişse de kararın statüsü değişmiyor.

Cevap bir isim ise patron şirketindesiniz. Bu kötü değil — sağlıklı hâlinde, kararın sahibi belli olduğu için hesap sorulabilir bir yapıdır. Hasta hâlinde ise o ismin ruh hâli, şirketin tek gerçek yol haritasıdır.

Cevap “hiç kimse” ise durun. Bu, bağımsız bir şirket tipi değil; bir arıza belirtisi. Geri alınamayan karar, çoğu zaman kimsenin sahiplenmediği karardır. Kimsenin sahiplenmediği kararı da kimse gözden geçirmez — çünkü gözden geçirmek, sahiplenmeyi gerektirir.

Üç masadan bakış

Aynı karar, hangi masada oturduğunuza göre bambaşka bir şeye benziyor. Ve her masanın meşru bir kısıtı var.

Kıdemli çalışanın masasından. Sizin işiniz kararı vermek değil, çerçevelemek. Cümle şudur: “Bu iş iki şekilde yapılabilir. Birincisi bu hafta biter ama veri modelini şuraya kilitler. İkincisi üç hafta sürer, kilitlemez. Ben ikincisini öneririm — çünkü bu bir tek yönlü kapı. Karar sizin.” Bu cümleyi kurabiliyorsanız kararı da etkilemişsinizdir, kararı sahiplenmiş de olmazsınız. Kıdemin ünvanla gelmeyen kısmı büyük ölçüde budur; daha önce bu konuyu ayrıca yazmıştım. Kısıtınız: kararın tüm girdilerini görmüyorsunuz. Şirketin o ay ne kadar nakit yaktığını, hangi müşterinin ayrılmak üzere olduğunu bilmeden verilmiş “yanlış” kararların bir kısmı aslında yanlış değil.

Yöneticinin masasından. Sizin işiniz hangi kararı yukarı taşıyacağınızı seçmek. Bu bir denge işi ve iki ucu da kötü. Her kararı yukarı taşırsanız kendi imzanız değersizleşir; yukarısı sizi bir karar noktası olarak değil, bir posta kutusu olarak görmeye başlar. Hiçbirini taşımazsanız, bir gün taşımanız gereken karar geldiğinde yukarısı sizi es geçer — çünkü sizin masanızın bir karar üretmediğini öğrenmiştir. Kısıtınız: bu dengeyi kurmanın kitabı yok ve yanlış tarafa düştüğünüzü ancak aylar sonra anlıyorsunuz.

Patronun masasından. Sizin işiniz hangi kararı bırakacağınızı seçmek. Bu, listedeki en zor iş; çünkü bırakmak kaybetmek gibi hissettiriyor ve şirketin riski gerçekten sizin cebinizde. Ama bırakılan kararın tek bir kuralı var ve pazarlığa kapalı: bıraktığınız kararı bir kez geri alırsanız devir biter. Ekip bir daha karar vermez; nezaketen dener belki, ama içten içe beklemeye geçer. Bu yüzden bırakacağınız kararı seçerken asıl soru “bunu iyi verirler mi?” değil, “kötü verirlerse buna katlanabilir miyim?” Katlanamayacağınız kararı hiç bırakmayın; bırakmış gibi yapmak, hiç bırakmamaktan daha çok zarar veriyor. Kısıtınız: her şeyi bilemezsiniz ama her şeye karar vermek zorunda hissedersiniz — ve bu his, şirket büyüdükçe güçleniyor, oysa tam tersi gerekiyor.

Üç masa da haklı. Üçü de eksik. Kıdemli çalışan kararın maliyetini görmüyor, yönetici kararın kapısını göremiyor, patron kararın ekipte bıraktığı izi göremiyor.

Kapanış

Karar hızı bir erdem değil, bir ayar. Yanlış kapıda hızlı olmak da, doğru kapıda yavaş olmak kadar pahalı.

Bir şirkete girdiğinizde ilk sorunuz “burada kararlar hızlı mı alınıyor?” olmasın. Şu olsun: hangi kararlar hızlı alınıyor? Cevap “hepsi” ya da “hiçbiri” ise, orada kararla ilgili bir sorun var — ve o sorun sizin işinizin ne kadarının size ait olacağını, maaştan çok daha fazla belirleyecek. Bu hesap tutmuyorsa yapılacak konuşma başka bir konuşma; onu da kalmak mı, gitmek mi sorusunun altında ayrıca yazdım.

Etiketler: #Kariyer
Paylaş:

Yorumlar

Yorum yapmak için GitHub hesabınızla giriş yapmanız yeterli. Yorumlar GitHub Discussions üzerinde saklanır.

İlgili Yazılar

Sitede Ara

Yazı, proje ve sayfalarda arama yapmak için yazmaya başlayın.

Esc ile kapat Pagefind ile güçlendirildi